Gazeteci Hrant Dink’in katili Ogün Samast’ın, Samsun’da Terörle Mücadele (TEM) Şubesi çay ocağında Atatürk’ün “Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez” yazılı posterin önünde ve eline Türk bayrağı tutuşturularak çekilen fotoğraflarından yedi saat sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde aynı ‘ilgiyle’ karşılandığı ortaya çıktı. Samast’ın burada çekilen iki fotoğrafında, bir cinayet zanlısı olarak etrafa saçtığı gülücükler ölümsüzleşirken, Dink ailesi ve sevenlerini rencide eden, polisin tarafsızlığına gölge düşüren bu fotoğraflar, bir ‘utanç belgesi’ olarak Dink dava dosyasında yerini aldı.
Ogün Samast cinayetten bir gün sonra, 20 Ocak 2007’de Trabzon’a gitmek için bindiği otobüsle Samsun Otogarı’na vardığında gözaltına alınmıştı. Tarih, 21 Ocak; saat 01.00’di. Samast, Samsun Emniyet Müdürlüğü’nde nezarethane yerine Terörle Mücadele Şubesi çay ocağına götürülmüş, burada kendisine ‘kahraman’ muamelesi yapılmıştı.
Samast’ın, arkasında Atatürk’ün, ‘Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez’ sözünün yazılı olduğu Türk bayraklı poster önünde fotoğrafı çekilmişti. Daha sonra da Samast, eline Türk bayrağı verilip fotoğraflanmıştı. Bu sırada jandarma ve polis yetkilileri ‘kuyruğa girip’ Samast’la bol bol hatıra fotoğrafı çektirmişti. Samast, bu ‘ilgiye’ gülerek karşılık vermişti.
İstanbul’da da rahat...
Samast, aynı gün sabaha karşı özel uçakla Samsun’dan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne getirildi. Terörle Mücadele Şubesi’nde sorguya başlanmadan önce 08.12’de fotoğrafları çekildi.
Samast’ın İstanbul Emniyeti’nde çekilen fotoğraflarından ikisinde de ‘güldüğü’ görülüyor. Samast’ın fotoğraftaki bu ‘rahat’ hali, Samsun’da başlayan ‘ilginin’ İstanbul’da da sürdüğünü belgeledi. Cinayetin ardından dava dosyasına giren iki fotoğraf, gün ışığına yeni çıktı.
Göstermelik cezalar Samsun’da çekilen ‘Samast hatırası’ basına yansıyınca soruşturma açılmıştı. Emniyet amirlerine cezada indirim yapılarak ‘uyarı ve kınama’, polislere ‘bir ve üç günlük’ maaş kesme cazası verilmişti. Ayrıca fotoğrafların çekilmesi ve basılmasından sorumlu tutulan iki polis Samsun 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor. Samsun İl Jandarma Komutanlığı da olaya karışan altı personeline iki-beş gün göz hapsi cezası vermiş, ceza ‘kışladan çıkmamak’ şeklinde uygulanmıştı.
‘Bayrağı tut, güzelce aç’ Samsun Emniyeti’nde Samast’ın görüntüleri çekilirken, şu diyaloglar da kameraya yansımıştı:
Görevli: Ben yandan alacağım, tam yandan siz duvara bakıyorsunuz karşı duvara bakıyorsunuz. Komiserim sen şey yaparsın.
Görevli: (Samast’a sesleniyor) Gel sen şöyle, ikimizi beraber çeksinler. Rahatsız olma samimi söylüyorum. (Bu sırada yanındaki O.S.’ye sarılıyor) O.S.: Zaten olmuyorum. Olsun bitsin abi.
Görevli: (Samast’la konuşuyor) Abine güzel bir poz ver lan, hem de gülerek hadi şöyle.
Görevli: Arkadan şeyi de çıkarsın. (Bayrağı kastediyor) Çıkart tut şöyle. Tut tut güzelce aç. Şöyle güzelce indir yüzünü görelim bak bize abi.
Görevli: (Yüzü görünmeyen) Aslanım benim.
Görevli: O elindekini ne yapacağını biliyorsun değil mi? (Bu söz üzerine Ogün Samast elindeki bayrağı öpüp tekrar kot montunun cebine koyuyor.)
İSMAİL SAYMAZ
KRONİK MUHALİF'in NOTU: Bu haberle ilgili olarak, "Görevini yapan emniyet güçlerini kendince 'taraf gibi' gösteren muhabir (İsmail Saymaz) ve Radikal gazetesi hakkında" dava açıldı. (5 Ağustos '08, saat 20:00'de ATV Ana Haber Bülteni'nden bildirilmiştir.)
Dink cinayetinde onlarca kamu görevlisinin ihmali vardı. Bir yıl geçti. Hemen hepsi koltuğunu korudu, sadece iki polis, iki jandarma yargılanıyor
19/01/2008 ( kişi okudu)
İSTANBUL: Vali Muammer Güler: Dink 2004 yılında İstanbul Valiliği'ne çağrılarak iki kişi tarafından tehdit edildiğini söylemişti. Güler, mahkeme kararına karşın bu kişilerin kimliğini açıklamadı. Sadece MİT mensubu olduklarını açıkladı, tehdit etmediklerini, uyardıklarını söyledi. Trabzon Emniyeti'nin Dink'in öldürülmesiyle ilgili düzenlediği ve İstanbul'a gönderilen istihbarat evrakı Vali Güler'in masasına geldi. Yazının gereklerini yerine getirmemekle suçlandı. Son olarak cinayet için 'Basit bir olay' tanımlamasında bulundu. İki kez idari soruşturma izni verildi. KOLTUĞUNDA.
Vali Yardımcısı Ergun Güngör: Tehdit edildiğini söylediği gün Hrant Dink'i valiliğe o çağırdı. MİT mensubu olduğu söylenen kişilerin kimliğini mahkemeye ve TBMM Dink Cinayetini Araştırma Alt Komisyonu'na açıklamadı. Çankırı'ya tayin edildi. Ancak sonra tayini bir yıl ertelendi. KOLTUĞUNDA.
Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah: Cinayetin hemen ardından "Örgüt bağlantısı yok. Milliyetçi duygularla işlenmiş bir cinayet" yorumunu yaptı. Dink cinayetiyle ilgili Trabzon Emniyeti'nin gönderdiği 'Yasin Hayal'in Dink'i öldürme planı yaptığı ve eylemin ardından İstanbul'da kalacağı yerlerin anlatıldığı' istihbarat evrakını işleme koymadı. 'Evrak düşük kodlu, bana ulaşmadı' diyerek kendini savundu. Hakkındaki çok sayıda suç duyurusu sonuçsuz kaldı. KOLTUĞUNDA.
İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler: Trabzon Emniyeti'nin istihbarat evrakında Yasin Hayal'in cinayet planı ve cinayetin ardından saklanacağı yer tarif edilmişti. Ancak İstanbul polisi bu adrese giderek bakmadı bile. Araştırma yapmadan böyle bir adresin olmadığı yönünde evrak düzenlediler. Güler, görevinden alındı. Soruşturması süren Güler, cinayetten iki ay sonra atandığı Şükrü Balcı Polis Okulu'ndaki KOLTUĞUNDA.
ANKARA: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: Cinayetin ardından "Hrant Dink cinayetinin bütün yönleriyle aydınlatılması, adaletin yerini bulması bakımından elbette kutsal bir görev yerine gelmektedir" dedi. Ancak cinayetle ilgili halen pek çok cevapsız soru var. Başbakan KOLTUĞUNDA.
İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu: Çok sayıda ihmali ortaya çıkan polis ve jandarmanın başında o vardı. Uğur Mumcu ve Bahriye Üçok gibi siyasi cinayetler işlendiğinde de İçişleri Bakanı'ydı. Son seçimde yine milletvekili seçildi. Hâlâ Meclis'teki KOLTUĞUNDA.
Adalet Bakanı Cemil Çiçek: Hrant Dink'in hedefe koyan Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesini savundu. 2005'teki Ermeni Konferansı'nı düzenleyenlere 'Bizi sırtımızdan hançerliyorlar' diyen Çiçek, Başbakan Yardımcısı. KOLTUĞUNDA.
İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek: Hayal ve Tuncel, 24 Ekim 2004'te McDonald's'ı bombaladıklarında Trabzon Emniyet Müdürü'ydü. Dink davası dosyasındaki 48 evrakın, devlet gizliliği gerekçesiyle imha edilmesini istedi. İmha edilen evrakın içeriği halen sır. Soruşturmasına izin verilmeyen Akyürek, İstihbarat Daire Başkanlığı KOLTUĞUNDA.
SAMSUN: Samsun polisi ve jandarması: O.S.'nin Samsun Terörle Mücadele Şubesi'nde polis ve jandarmalarla kahramanlık pozları ortaya çıkmıştı. Savcılığın soruşturma açtığı 20 güvenlik görevlisi hakkında takipsizlik kararı verildi. Onlar KOLTUKLARINDA. Terörle Mücadele Şube Müdürvekili Metin Balta: O.S.'yi çay ocağına götürerek kahramanlık pozlarının çekilmesine neden oldu. YARGILANIYOR. Komiser İbrahim Fırat: Karakolda çekilen görüntüleri basına sızdırmakla suçlanıyor. YARGILANIYOR.
TRABZON: Eski Trabzon Valisi Hüseyin Yavuz Demir: Cinayetin ardından görevinden alındı. Hakkında soruşturma yok. Merkezdeki KOLTUĞUNDA.
Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay: Hrant Dink'in öldürüleceği konusunda 17 kez ihbar yapıldı. Gereğini yapmamakla suçlandı. Hakkında ön inceleme başlatıldı. Ancak Trabzon İl İdare Kurulu, incelemenin soruşturmaya dönüşmesine izin vermedi. Bir süre kızağa çekildikten sonra bugün Burdur Emniyet Müdürlüğü KOLTUĞUNDA. Eski Trabzon İstihbarat Şube Müdürü Engin Dinç: Erhan Tuncel'i, suça karışmasına karşın yasalara aykırı olarak polis muhbiri yaptığı öne sürüldü. Tuncel Dink'in öldürüleceğini ona anlattığını söylemişti. Hakkında ön inceleme başlatıldı, soruşturmaya dönüştürülmedi. Afyon Emniyet Müdürlüğü'nde istihbarat şube müdürü KOLTUĞUNDA.
Trabzon İstihbarat Şube Müdürü Faruk Sarı: İddialara göre Engin Dinç'in yerine göreve geldikten sonra Erhan Tuncel'in haber elemanlığı görevine son verdi. İstihbarat alma çalışmalarını da durdurduğu öne sürülen, ancak hakkında soruşturma açılmayan Faruk Sarı, KOLTUĞUNDA.
Trabzon Terörle Mücadele Şube Müdürü Yahya Öztürk: Yasin Hayal'in ifadesine göre Öztürk, "Bu bayrak düştü. Ya Erhan ya da Yasin yerden kaldıracak" demişti. McDonald's bombalamasından sonra Yasin Hayal'in babasına cep telefonundaki Muhsin Yazıcıoğlu resmini göstermişti. Baba Hayal'in ifadelerine göre Yahya Öztürk'ün oğlunu az bir cezayla kurtarmayı vaat etmişti. Cezaevinden çıktıktan sonra da Yasin Hayal, Öztürk'ü Emniyet müdürlüğünde ziyaret ediyordu. Cinayetten iki ay sonra görevinden alınan Yahya Öztürk'le ilgili soruşturma sürüyor. Artık Personel Şube Müdürlüğü'ndeki KOLTUĞUNDA. Trabzon İstihbarat Şube polisi Muhittin Zenit: Erhan Tuncel'den bilgi alan istihbarat polisiydi. Hrant Dink'in ceseti kaldırımdayken telefonla Erhan Tuncel ile konuşuyordu. Erhan Tuncel, ona 'Reis' diye hitap ediyordu. Daha sonra ortaya çıkan telefon konuşmasında Zenit'in, Hrant Dink nasıl öldürüleceğine kadar bütün detayları bildiği ortaya çıkmıştı. Bağlantısının ortaya çıkmasının ardından hakkında başlatılan soruşturma sürüyor. Daha sonra atandığı İstihbarat Daire Başkanlığı'ndaki KOLTUĞUNDA. Trabzon İstihbaratı'ndan 'Memduh abi': Telefon dinleme kayıtlarına göre Erhan Tuncel onunla konuşurken 'Memduh abi' diyordu. Cinayetten hemen sonra, telefonla konuşmuşlardı. Polis istihbaratına ait bir telefonu kullanıyordu. Kimliği gizlendi. Şüphe yok ki KOLTUĞUNDA. Trabzon İl Jandarma Komutanı Ali Öz: Dink cinayeti konusunda polisten sonra jandarmanın da detaylı bilgisi olduğu ortaya çıkmıştı. Yasin Hayal'in eniştesi Coşkun İğci, jandarmaya Dink cinayeti konusunda bilgi verdiğini polis ifadesinde anlatıyordu. Müfettişlere verdiği ifadesinde jandarmanın istihbaratının olmadığını söyledi. Polisi suçladı. Jandarma müfettişleri soruşturulmasını engelledi. KOLTUĞUNDA. Uzman jandarma Veysel Şahin ve başçavuş Okan Şimşek: Coşkun İğci'den cinayet konusunda istihbarat alan jandarmalar arasındaydılar. İfadelere göre Yasin Hayal'in para vererek silah almasını istediği Coşkun İğci'ye 'Parayı al, onu oyala' demişlerdi. Daha sonra Coşkun İğci'den cinayet silahı parasını Yasin'e iade etmesini istediler. O parayla alınan silahla Hrant Dink öldürüldü. Trabzon savcılığınca haklarında 'görevi ihmal' suçundan dava açılan üç-beş kişiden ikisi oldular. YARGILANIYORLAR.
PELİTLİ Dink'in öldürülmesi soruşturmasında 19 kişi hakkında dava açıldı. Cinayetin ortaya çıkan bazı aktörleri şöyle: Erhan Tuncel: Polis muhbiri. McDonald's bombalamasının da faili. Dink cinayetinin azmettiricisi ve planlayıcısı olmakla suçlanıyor. 'Cinayete azmettirmek'ten ağırlaştırılmış müebbet hapsi isteniyor. TUTUKLU
Yasin Hayal: Hrant Dink cinayetinin asli faillerinden. Cinayeti hem planlayan hen de azmettirenlerden biri. Yine Trabzon'daki McDonalds'ın bombalanmasının da faili. 'Cinayeti azmettirmek'ten ağırlaştırılmış müebbet hapsi isteniyor. TUTUKLU O.S.: Tetikçi. Yaşı 18'den küçük olduğu için indirimle birlikte 'Dink'i öldürmek'ten 18 ile 24 yıl arasında hapsi isteniyor. TUTUKLU.
Zeynel Abidin Yavuz: O.S.'den önce tetikçi olarak seçilmişti. 'Dink'in öldürülmesine yardım etmek ve terör örgütüne üye olmaktan' 35 yıla kadar hapsi isteniyor. TUTUKLU. Ersin Yolcu: O.S.'yi Dink'i öldürmek için İstanbul'a giderken uğurladı. Cinayetten haberdardı. 'Cinayete yardım ve örgüt üyeliği'nden 35 yıla kadar hapsi isteniyor. TUTUKLU. Ahmet İskender: Cinayet sırasında onun telefonu kullanıldı. 'Cinayete yardım ve örgüt üyeliği'nden 35 yıla kadar hapsi isteniyor. TUTUKLU. Coşkun İğci: Yasin Hayal'in eniştesi. Jandarmanın haber elemanı olduğunu söyledi. 'Cinayete yardım etmek ve örgüt üyeliğinden' 35 yıla kadar hapsi isteniyor. TUTUKSUZ.
BİR PARTİ: BBP Cinayetten sonra sanıklarla bağlantısı ortaya çıkan bir parti de vardı: Büyük Birlik Partisi. Yasin Hayal ve Erhan Tuncel BBP'nin ve Alperen Ocakları'nın aktif üyesiydi. Cinayet planları Alperen Ocakları'nda konuşulmuştu. McDonald's bombalamasından sonra kendilerine sahip çıkan parti yöneticilerinin bazıları Dink cinayetinin sanıkları oldu. Yaşar Cihan: BBP Trabzon İl Başkanıydı. Trabzon'da ticaret yapıyordu. Yasin Hayal'e cezaevindeyken maddi yardımda bulunduğu ortaya çıktı. Aynı zamanda oğlu Alperen Ocakları'nda sanıklarla birlikte siyaset yapıyordu. Cihan'ın 'Örgüte yardım'dan 15 yıla kadar hapsi isteniyor. TUTUKSUZ. Halis Egemen: BBP Merkez Karar Yürütme Kurulu üyesiydi. McDonald's bombalamasından sonra Yasin Hayal'e yardım etmişti. Cezaevinden çıkışında Yasin'i o karşılamıştı. Dink cinayetinden sonra sanıklara avukat aradığı öne sürüldü. 'Örgüte yardım'dan 15 yıla kadar hapsi isteniyor. TUTUKSUZ.
Muhsin Yazıcıoğlu: BBP Genel Başkanı. Trabzon ziyareti sırasında korumalığını Erhan Tuncel yapmıştı. son genel seçimlerde bağımsız olarak Sivas milletvekili seçildi. BBP'ye döndü. MİLLETVEKİLİ.
Mustafa Öztürk: Cinayet planlanırken Trabzon Alperen Ocakları başkanıydı. Cinayet planlarına tanık olduğunu söylemişti. Öztürk'ün 'Örgüte üye olmak ve cinayete yardım etmek'ten 35 yıla kadar hapsi isteniyor. TUTUKLU.
19/1/2008 - Hrant Dink mezarda onlar hâlâ koltuklarında
Hrant Dink mezarda onlar hâlâ koltuklarında
Dink cinayetinde yanıtının bulunması halinde soruşturmanın seyrini değiştirecek çok önemli sorular var. Bir yılın sonunda cinayet silahını Yasin Hayal'in nereden ve kimlerden aldığı halen bilinmiyor. O.S.'nin cep telefonu muamması çözülemedi
Bazı tanıkların, Yasin Hayal ve Erhan Tuncel'in cinayetten önce görüştüğünü söylediği 'karanlık adamlar'ın kimliği aydınlatılamadı. Cinayet organizasyonunun İstanbul ayağı konusunda ortaya çıkan sorulara da halen yanıt bulunamadı
19/01/2008
İSTANBUL - Hrant Dink cinayetini yetkili ağızlar 'basite' indirgemeye çalışsa da ortaya çıkan sorular cinayetin basit bir organizasyon olmadığını düşündürüyor. Siyasilerin cinayet aydınlatılacak vaatlerine karşın bir yılın sonunda halen karanlıkta kalan çok sayıda soru var. CİNAYET SİLAHI: En önemli delil olan cinayet silahıyla ilgili muamma giderilmiş değil. Yasin Hayal, 7.65 mm çapındaki el yapımı silahı Pelitli'den tanıdığı 2006'da deniz kazasında ölen Ömer Pulatoğlu'ndan aldığını iddia etmişti. Pulatoğlu, 1 Haziran 2006'da ölmüştü. Oysa jandarma muhbiri Çoşkun İğci'nin ifadesinden anlaşıldığına göre Hayal, Temmuz 2006'da İğci'den kendisine silah bulmasını istemişti. Yani Pulatoğlu'ndan silahı almış olması mümkün değildi. Daha da ilginci 2006 yılının Eylül ayına ortalarına kadar jandarmanın isteğiyle Yasin'i oyaladığını söylüyordu. İddianamede silahla ilgili kısım muğlak kalmıştı: "Yasin Hayal, 300 YTL'ye açık kimliği belirlenemeyen bir şahıstan 7.65 mm çaplı el yapımı bir silah satın almıştır." O.S.'NİN CEP TELEFONU: Cinayetten sonra O.S.'yle aynı otobüste olan bir tanık, zanlının sürekli cep telefonuyla konuştuğunu söylüyordu. Ancak O.S.'nin yakalanma tutanaklarına göre üzerinde cep telefonu yoktu. Diğer bir önemli soru işareti de tetikçi O.S.'nin telefon trafiğinden doğdu. O.S.'nin 57 kez Yasin Hayal'in jandarma muhbiri olan eniştesi Coşkun İğci ile görüştüğü tespit edildi. Bu görüşmelerin içeriği bilinmiyor. YOL ARKADAŞLARI: Soruşturmada gelinen aşamada katil zanlısı O.S.'nin şimdiye kadar ortaya çıkanın aksine İstanbul'a yalnız gelmediği kuşkusu giderek güçleniyor. O.S. ifadelerinde İstanbul'a tek başına geldiğini söylüyor. Daha önce İstanbul'a bir kere gelen O.S.'nin AGOS Gazetesini hemen bulması, cinayet yerinde dört saate aşkın süre beklemiş olması ve cinayetten sonra izlenebilecek en doğru yoldan kaçması, daha önceden keşifler yapıldığını akla getiriyor. O.S.'nin yalnız gelmediğine dair ipuçları da ortaya çıktı. Örneğin, jandarmaya yapılan bir ihbarda O.S.'yle birçok doğru bilgi veren ihbarcı , O.S.'nin İstanbul'a arkadaşlarıyla geldiğini söylüyor. Bir tanık cinayetten kısa süre önce O.S.'yi yanında iki kişiyle yürürken gördüğünü anlatıyor. İSTANBUL AYAĞI: Bir jandarma istihbarat tutanağında dört kişinin İstanbul'a geldiği, Dink'in eviyle AGOS arasında krokiler çizip, güzergâh belirlediği yazıyor. O.S. cinayetten önce arkadaşlarına 'İstanbul'dan gelen bazı kişilerle toplantı yaptıklarını, 'Başkan' dediği bir kişinin kendisine güvenceler verdiğini' anlattı. İfadesinde bu sözlerinin yalan olduğunu savundu. Akıllarda sorular kaldı. KARANLIK ZİYARETÇİLER: Yasin Hayal'in sürekli gittiği kafeteryada çalışan bir kişi ifadesinde cinayetten kısa süre önce Yasin'i tanımadığı 'karanlık' kişilerin ziyaret ettiğini anlattı. Tuncel'in bir komşusu da aynı tipte kişilerin evine girip çıktığını söyledi. Bu karanlık kişiler, aydınlatılamadı.
Kamera kaydı eksik OLAY YERİNDE GÖRÜNENLER: Ortaya çıkan bilgiye göre Yasin Hayal'in ağabeyi Osman Hayal, cinayet günü olan 19 Ocak'ta İstanbul'daydı. Ayrıca üç ayrı görgü tanığı olay yerindeki ikinci bir kişiden söz ediyor. Tanıkların anlatımlarında O.S. tetiği çektikten sonra bir kişiye 'yaptım' dercesine gülümseyerek bakıyor. Sonra ikisi de ortadan yok oluyor. Ayrıca çevredeki banka ve işyerlerinin güvenlik kameralarında sürekli sigara içip Hrant Dink'i gözetleyen bir kişi dikkat çekiyor. Yine görüntülerde iki kişinin de çevredeki inşaat halindeki binaya girip çıktıkları gözleniyor. O.S.'nin cinayet mahallinde de yalnız olmadığı bir kuşku olarak duruyor. ERHAN'I KORUMAK: McDonalds'ın bombalanmasıyla ilgili davada 'polis muhbiri' Erhan Tuncel'in çok sıkı korunduğu anlaşılıyor. Yasin Hayal birlikte organize ettikleri eylemde Tuncel'in adını ısrarla saklıyor. Tuncel'in bombalama olayının da asli faili olduğu Dink cinayetinden sonraki süreçte ortaya çıkıyor. Dink cinayeti soruşturmasında da Tuncel'in cinayeti planlayanlardan biri olduğu sonradan ortaya çıktı. Yasin Hayal ve O.S. dahil tüm sanıklar ifadelerinde Tuncel'in adını vermekten özellikle kaçınıyor. Gelinen aşamadaysa Yasin Hayal ifadelerinde Tuncel'i suçluyor. Tuncel soruşturmanın başında neden korundu? Tuncel kendisine yardım eden istihbarat görevlilerinden söz ediyor ancak isimlerini vermiyor. Dink cinayeti dava dosyasında Erhan Tuncel ile ilgili imha edilen 48 sayfalık evrakın imha edildiği ortaya çıktı. İstihbarat Daire Başkanı Akyürek, savcılar tarafından inceledikten sonra bu evrakın imha edilmesini istemişti. İmha edilen evrakın içeriği halen büyük bir soru işareti. (Radikal)
Göz göre göre gelen cinayet Dink cinayetinde ihmallerin başladığı noktada Erhan Tuncel vardı. Bir yandan polise bilgi verirken bir yandan örgütün içindeydi. İstihbaratları dikkate alınmadı.
İSTANBUL -19 Ocak 2007 gününden kısa süre sonra Türkiye, Hrant Dink'in 'göz göre göre' öldürüldüğü gerçeğiyle yüzleşti. Cinayetin bütün aşamalarından devletin haberi vardı, onun öldürüleceğini içeren evraklar kurumlar arasında gezmişti. Polisler, Dink'in nerede ve nasıl öldürüleceğini biliyordu. Jandarma istihbaratı da cinayet hazırlıkları konusunda istihbarata sahipti. İhmaller zincirinin bazı halkaları şöyle:
Cinayetin azmettiricisi Erhan Tuncel, 17 kez Hrant Dink cinayeti planları konusunda Trabzon Emniyeti'ne bilgi verdi. Trabzon polisi, Dink'in nerede ve ne şekilde öldürüleceğine kadar bütün detaylarıyla cinayet planından haberdardı.
Yasin Hayal'in eniştesi Coşkun İğci, ifadesinde jandarmaya Dink'in öldürüleceği konusunda bilgi verdiğini anlatıyordu. Jandarma da cinayetin önlenmesi için atılması gereken adımları atmadı.
Cinayet örgütünün yaşadığı Pelitli'de Dink'in öldürüleceği sokaklarda konuşuluyordu. Cinayetten sonra gazetecilerle konuşan ya da ifadesi alınan onlarca kişi, plandan haberdar olduğunu söyledi.
Dink cinayeti konusundaki istihbaratları sonucunda Trabzon Emniyeti bir evrak hazırlayarak Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı'na gönderdi. Evrakta Yasin Hayal'in eylemi gerçekleştirebilecek yapıda olduğu belirtiliyor, cinayetten sonra İstanbul Sarıgazi'de ağabeyinin çalıştığı fırında saklanacağı anlatılıyordu.
İstihbarat Daire Başkanlığı'ndan İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne gönderilen evrak, dikkate alınmadı. İstanbul polisi, Yasin Hayal'in saklanacağı söylenen fırını bile araştırmadı. Hrant Dink uyarılmadı ve korunmadı.
Hrant Dink'in öldürüldüğü AGOS gazetesinin yanında bulunan Akbank şubesinin güvenlik kamera görüntülerinde cinayet zanlısı O.S.'nin görüntüleri vardı. Ancak polis, güvenlik kameralarının sadece 12.48'den sonra olan kayıtlarını aldı. Büyük öneme sahip olan öğleden önceki görünteler, alınmadı. İhmal fark edildiğinde kayıtların tamamı silinmişti.
O.S.'nin cinayetten sonra kaçtığı yön halen bir soru işareti. Teşvikiye Kavşağı'na kadar O.S.'nin göründüğü işyeri güvenlik kamera kayıtları toplandı. Buradan sonraki güvenlik kameraları incelenmedi.
O.S. yakalandığında çakmak cebindeki sim kart bulunmadı. O.S. gözaltındayken, savcıda sorgulanırken sim kart halen üzerindeydi. Bayrampaşa Cezaevi'ne konulurken bu sim kart bulundu.
O.S.'nin cinayetten sonra yaptığı otobüs yolculuğu sırasında cep telefonuyla konuştuğunu bir kişi gazetecilere söylemişti. Bu tanığın ifadesi alınmadı. (Radikal)
'Ya sev ya da öl' zihniyeti O.S.'nin yakalandıktan sonra Samsun Emniyet Müdürlüğü'nde bir kahraman gibi karşılanmasının görüntüleri, devlet içindeki zihniyeti de ortaya koyuyordu.
İSTANBUL - Dink cinayeti soruşturması süresince ortaya çıkanlar, devlet ve toplum içinde yer etmiş bir zihniyeti de bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. O zihniyeti ortaya koyan örneklerden bazıları şöyle:
Mc Donald's bombalamasından sonra Yasin Hayal, Büyük Birlik Partisi'nde kahraman olarak karşılandı. Eyleminden sonra ona 'Reis' denilmeye başlandı.
O.S. ile Samsun Emniyet Müdürlüğü'nde polisler ve jandarmalar yan yana fotoğraf çektirmek için yarıştı.
Cinayetin ardından ırkçı internet sitelerinde Hrant Dink'e hakaretler ve katillere övgüler vardı. Cinayet sanıkları için kahramanlık klipleri yapıldı.
Trabzonspor'un bazı taraftarları maça O.S. gibi beyaz bereler giyerek gitti.
Şarkıcı İsmail Türüt ve Ozan Arif, cinayet sanıklarını öven 'Plan yapmayın plan' isimli bir şarkı yaptı.
Sanıklar, davanın ikinci duruşmasına önünde 'Ya Sev Ye Terk et' yazan cezaevi nakil aracıyla getirildi.
Hayal'in avukatı Fuat Turgut, Dink davası duruşmalarında Ermenilere ve Dink ailesinin avukatlarına hakaret etti.
İzmir'de Rahip Adriano Franchini'yi bıçaklayan Ramazan Bay, Dink cinayeti zanlılarının kahraman olduğunu ve onlara özendiğini söyledi.
Dink'i hedefe koyan 301. madde o öldürüldükten sonra oğlu Arat Dink için işletildi. Oğlu ve aynı zamanda gazetenin yazıişleri müdürü Arat Dink ve İmtiyaz Sahibi Serkis Seropyan birer yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezaları ertelendi.
Hayal, adliyeye götürülürken ppolislerin arasında "Orhan Pamuk akıllı, ol akıllı' diye bağırarak tehdit etti. (Radikal)
Saat 15.00'da aynı yerde İSTANBUL - AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, öldürülüşünün birinci yıldönümü olan bugün Türkiye'de ve yurtdışında yapılan etkinliklerle anılıyor. Bugün Dink'in öldürüldüğü yer olan AGOS Gazetesi'nin önünde saat 15.00'te toplanılacak. Etkinliğin duyurusunda "Güvercin tedirginliğinde, gerçek failleri bulunmamış suikastlarla bir arada yaşamaya alışmak istemiyoruz. Bu akıl almaz cinayetten nefret üretmeyen onurlu kalabalıklar olarak bebeklerden katil yaratan karanlığa ışık düşürmek için, adalet için, barış için, kardeşlik için yeniden buluşuyoruz" denildi.
Hrant'ı anıyoruz Akşam ise saat 20.00'de Lütfi Kırdar Kongre Sarayı'nda 'Şarkılarla, filmlerle Hrant Dink'i anıyoruz' etkinliği düzenlenecek. Etkinliğe, 45'lik Şarkılar, Aynur, Bennu Yıldırımlar, BGST Dansçıları, Dostlar Korosu, Erkan Oğur, Hayko Cepkin, Kardeş Türküler, Lale Mansur, Zeynep Tanbay gibi isimler katılacak. Yarın saat 13.00'te Dink'in Balıklı Ermeni Mezarlığı'ndaki kabri başında toplanılacak. Yurtdışında da etkinlikler organize edildi. Almanya'da Köln, Berlin ve Frankfurt'ta, ABD'de Washington'da, Ottawa'da, Londra'da sergi, panel ve toplantı düzenlenecek. Etkinliklerle ilgili detaylı bilgi http://www.hranticinadaleticin.com/adresinden de alınabilir. (Radikal)
Osman Hayal: Trabzon'daydım TRABZON - Cep telefonunun Dink'in öldürüldüğü 19 Ocak'ta İstanbul'dan sinyal verdiği ortaya çıkan Osman Hayal, "Olay günü Trabzon'daydım" dedi. Yasin Hayal'in ağabeyi Osman Hayal, cep telefonunun neden İstanbul'dan sinyal verdiğini açıklamadı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 13-20 Ocak 2007 tarihleri arasında Osman Hayal'in cep telefonunun İstanbul'dan sinyal verdiğini tespit etmişti. Bunun üzerine Osman Hayal'in detaylı bir şekilde ifadesinin alınması istendi. Ancak Osman Hayal, ifadesinde sadece iş bulmak için İstanbul'a gittiğini söyleyerek, "En fazla iki gün kaldım" dedi. Savcılığın detaylı ifade istemesine karşın hangi zaman aralığında İstanbul'da olduğunun yanıtı yoktu. Dün Doğan Haber Ajansı muhabirinin sorunlarını telefonda yanıtlayan Osman Hayal, "Cinayet günü evde babam ve Yasin ile televizyon izliyorduk. Oradan öğrendik cinayeti. Ben olay günü Trabzon'da evdeydim. İstanbul'da olduğum doğru ama cinayetten önceydi . Bodrum'da çalışıyordum Trabzon'a dönmeden önce İstanbul'daki dayıma uğradım. Orada iki gün kaldım" diye konuştu. Hayal, cep telefonunun cinayet günü neden İstanbul'dan sinyal verdiğini açıklamadı. (dha)
Vurulduğu caddenin adının Hrant Dink Caddesi olarak değiştirildiğini düşünmek ve onu tanımayanların yıllar sonra ellerinde adres tarifleriyle adını anarak aranmaları, bazılarının 'Kim ki bu kişi' diye soruşları, bir mum ışığı aydınlığı kadar da olsa bir can simidi gibi yetişir
ERDAL DOĞAN
19 Ocak'ta Hrant Dink'in öldürülmesinin üzerinden tam bir yıl geçmiş olacak. Her yeni yılın bu tarihinde seneler taksimetre mekanikliğinde birer birer artarak atacak ve artacak! Geçmiş bir yıl yaşanmış, anlatılacak ve anlatılamayacak o kadar çok şeyi içine sığdırdı ki!
En zoru; Halaskargazi Caddesi'ne yolum düştüğünde yaşadıklarımdır. Her seferinde gözlerimin kontrolüm dışında gidip, onun yüzüstü yattığı kaldırıma kilitlenmesini, hafızamın artık bana oynadığı bir sabır ölçme oyunu gibi görüyorum. Her seferinde onu yanı başında düşerken kırılmış gözlükleri ve üzerinde çok sevdiğini tahmin ettiğim kahverengi kadife takımıyla uzanmış görmek, yaşamla ilgili her şeyi bir anda silip alıyor. Bu duruma, yüreğimin sıkışması, nefesimin tutulması, bazı zamanlar da gözlerimin kararması ile başımın dönmesi eşlik eder. Yani anlayacağınız bir kâbus mekânıdır artık benim için o cadde, o kaldırım ve o kaldırıma çıkan tüm ana ve yan yollar. Zaman zaman hızla oradan uzaklaşmayı veya gözlerimi kapatmaya çabalarım. Tüm çabalar nafile, gözlerimi kapatır kapatmaz Hrant'ın dudaklarında bitirilmemiş bir türkünün nağmeleri ile yarım bıraktırılmış bir hikâyenin kahramanları canlanır.
Vurulduğu caddenin adının Hrant Dink Caddesi olarak değiştirildiğini düşünmek ve onu tanımayanların yıllar sonra ellerinde adres tarifleri ile caddede o sokak senin bu sokak benim adını anarak aranmaları, bazılarının da meraklanıp 'Kim ki bu kişi' diye soruşları, bir mum ışığı aydınlığı ve sıcaklığı kadar da olsa bir can simidi gibi yetişir. Her şey 'Türklük' simgesi Sabiha Gökçen'in Ermeni olduğu gerçeğinin yazılmasıyla başladı. Sonrası malum. Halen görevde olan siyasi ve bürokratların verdiği demeçler, tehditler, manşetler ve köşe yazılarıyla, Dink önce hedefe yerleştirildi. Sonra da şahsına ve etnik kimliğine münhasır olarak tetiklenen, askıya alınan hukuk ve yargılama zulmü ile dünyanın gözü önünde gerçekleştirilecek vahşi plan için arenaya kurban olarak sürüldü.
Böylelikle yukarıdaki aktörler elbirliğiyle Hrant Dink'i katledecek cinayet şebekesinin savunma hatlarına yerleştireceği; 'milliyetçi refleks argümanını' oluşturmuş ve 'dokunulamayan birileri de' milli hisleri hemen kabartılıp 'vatan görevi' için cepheye süreceği katilleri zorlamadan örgütlemiştir. Elbette ki katiller, toplumun bağrından çıkmış münferit birer eylemci ve milli kahraman olarak takdim edilip onurlandırılacaktı.
2004 yılının başında başlayıp üç yılın sonunda üç kurşunla noktalanan bu aleni 'vatansever' planın, devletin çok iyi işleyen istihbarat ve güvenlik kurumlarının gözleri önünde sergilenmiş olmasının büyük önemi var! Hemen hemen hepimiz kahredici biçimde gelişmelerin farkındaydık! En çok da o. Buna rağmen memleketini geçici de olsa terk ettiremedik ona. Engelleyemedik cinayeti. Yetmedi gücümüz ya da eksik kaldık. Çünkü onun gibi bizler de ilk başlarda hukuka ve Türkiye'ye güvendik.
Cehennemini cennete çevirmekti onun tutkusu, çoğu zaman bizlerin nefes almakta zorluk çektiği bu ülke oysa onun cennetiydi. Ayrıca geçici de olsa yurtdışına çıkmayı, ülkesinin barış ve demokrasi mücadelesi veren dostlarını yalnız bırakmak olarak düşünürdü. Tüm dostları için de onun eksikliği, bir değil çok eksiklik olurdu. Hedefi şaşırmaması için üç yılda hazırlanan bu üç profesyonel kurşunun, benliğimde açtığı hasar, herhangi bir yere ilintilenemeyen duygu, yılgınlık, öfke, hissizlik, derin bir hiçlik ve dindiremediğim isyan karmaşası peşi sıra birbiriyle yarışırken öte yandan tüm bunlara, avukatlık görevinin yüklediği o üstün yabancılaştırıcı hukuk formatına göstermem gereken özen ve ciddiyet çabasının yarattığı şizofrenik çatışma anlatılır gibi değil. Gerçekte hissettiklerinizi anlamak için tek olanağınız kendinizle baş başa kaldığınız gecelerdir.
Güvenmediğiniz hukuk, yargılama pratiği ve kültürünün tüm aktörleri size vakur olmanızı, ona inanmayı ve biat etmeyi öğütlerken, öte yandan ne kadar aktif olursanız olun sizi başarıyla öğütüp yanılsamalı dünyasına dahil etmekte de ısrarcılığını sürdürür. Aksi halde formatlandığınız programdan çıkışınız, bir yargı objesi veya figüranı olarak onun dışına itilmeniz ve hukuki rol vizenizin iptali anlamına gelir! 'Malumun ispatı gerekmez' temel hukuk kuralı, üç yıl boyunca haykırarak gelen cinayetin ve görüldüğü davanın adeta esasını teşkil etmiştir. Hukuk, hukuk dışı edilmiş, başka argümanlar, araçlar sahaya sürülmüştür.
Sorumlulukları ayan beyan ortada olan, bununla yetinmeyip delil karartan, seyirci kalan istihbarat ve güvenlik elemanları, müdürleri, başkanları, bürokratları, büyük bir dirençle soruşturma dışına çıkarılmış, kusursuzlukları ispatlanmaya çabalanmıştır. Soruşturma ve kovuşturmanın kendisi bir hukuki cinayet zinciri oluşturmuştur. Bununla kalsa keşke, aklanmaya çalışılanlar dayandıkları güvencelerle boş durmamış, Dink'in yazısıyla, mahalle delikanlısı sanıkları tahrik ettiğine dair mahkemeyi etkileme çabalarını sürdürüyor. Cinayette suçlu aranacaksa Dink'in yazdığı yazılarda aranmasını rapor eden yine onlar olmuştur.
Emekli asker ile ilgili tedirginlikler, şüpheler, yazılanlar, mağdur şikayetleri sayın savcılarca pek 'küçük' görülmüş, daha ciddi çalışmalarla gladyonun Pelitli beldesinde sıkıştırılması başarılmıştır. Böylelikle cinayet davası internet kafe müdavimlerinden müteşekkil sanıklarla faili meçhul bir oyuna dönüştürülmüştür. Davanın gerçek gölge failleri ise yargı güvencesinin kendilerine sağladığı dokunulmazlıkla, Malatya'da üç Hıristıyan'ı vahşice 'katur kutur' kestirmekle kalmamış, çeşitli illerdeki son rahipleri de, bıçaklatıp öldürtme girişimlerine devam ededurmaktadırlar. Yeni toplu hedeflerini ise internette yayımlamakta herhangi bir sakınca görmeyecek kadar da fütursuzlardır. Bundan böyle her yeni yıl ve 19 Ocak tarihi, 2007'nin 19 Ocağı'nın saat 14.58'i ve takip eden saatlerinde kaldırımda yüzüstü yatan dev yürekli adamın yanı başında akan durdurulmayan trafikle, hayatın 'normal', gidişatını aksatmaması ve 'sağlanmış huzuru' bozmamasını amaçlar gibi çocukluğumuzun da yeni yıllara dair heyecan ve hayallerini alıp götürecek.
3/1/2008 - Dink davasının seyrini değiştirecek gelişme
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesi olayına ilişkin davada yargılanan O.S'nin kemik yaşı ile ilgili Adli Tıp Kurumunca yapılan incelemede, sanığın radyolojik olarak 19 yaşının içerisinde olduğu tespit edildi.
Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulu tarafından hazırlanarak mahkemeye gönderilen raporda, Zeynep Kamil Hastanesinde 28 Haziran 1990 tarihinde doğum yapan H.S'nin bir erkek bebek dünyaya getirdiği belirtilerek, O.S'nin 23 Mayıs 2007 tarihinde yapılan muayenesinde, fizyonomik olarak nüfus kaydına uyumlu yaşlarda gözüktüğü kaydedildi.
Raporda, 23 Şubat 2007 tarihinde filmi çekilen O.S'nin grafilerinin incelendiği ifade edilerek, O.S'nin olay tarihi 19 Ocak 2007'de radyolojik olarak 19 yaşı içerisinde olduğu ve 19 yaşını bitirmediği bildirildi.
Bazen kemik yaşının hormon, beslenme veya genetik gibi faktörlerin tesiriyle gerçek yaşa göre büyük çıkabileceğinin tıbben bilindiği vurgulanan raporda, O.S'nin gerçek yaşının mahkeme tarafından değerlendirilmesinin uygun olduğuna karar verildiği belirtildi.
12/10/2007 - Hrant Dink için “Ne yazsak bir eksik” de olsa yazdıl
Hrant Dink’in ardından onun için yazılan 93 mektubun yer aldığı kitap Kırmızı Yayınları aracılığıyla okurlarla buluştu. ‘Hrant’a… ‘Ali topu Agop’a at’ ‘ başlıklı kitapta, yazar, şair, karikatürist ve fotoğrafçı 93 kişinin Hrant Dink için yazdığı yazılar, çizdiği karikatürler ve çektiği fotoğraflar yer alıyor.
Ayşe Önal, Arat Dink, Gülten Kaya ve Fahri Özdemir’den oluşan bir yayın kurulunun hazırladığı, editörlüğünü Arat Dink ve Fahri Özdemir’in üstlendiği kitap, Beril Eyüboğlu, Cengiz Aktar, Mehmet Moralı ve Zeynep Taşkın’ın da katkılarıyla yayına hazırlandı.
19 Ocak 2007, saat 15.00 civarı, ‘insanlık’ tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Bugünden geriye neredeyse 9 ay öncesine denk gelen o tarihten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Kimileri içine kapandı. Kırılan bir kabuk vardı ve o kabuğu kıran yürek artık yoktu. Peki şimdi ne olacaktı? Oradan umuda bakan bizler aynı kabuğu yeniden oluşturup içe mi dönmeliydik, yoksa o yüreğin cesaretini sırtlanmalı mıydık, kaldığı yerden devam ettirebilmek için?
Konuşuldu, tartışıldı, anketler yapıldı, yazıldı, çizildi. Sonuç: Her birey yüreği ve cesareti oranında yürüyecekti, ama kendi bildiği yoldan. En çok yapılan, yazmak oldu – konuşmak daha zordu. Yazarak ifade ettiğimiz duygularımızın yerine ulaşacağından daha bir emindik, nasıl olacaksa...
Kim bilir kaçımız aldık kalemi kâğıdı elimize. Herkes konuşmak istiyordu. Herkesin içi öylesine doluydu ki paylaşmalıydı kalbinden geçenleri. Ama birbiriyle paylaşmaktan öte, Hrant’la paylaşmaktı amaç, çünkü herkes bunu doyasıya yapamamıştı. Söylenecek çok söz vardı. Ardından yaşanan üzüntünün büyüklüğünü anlatmak, kelimelere sığdırmak kolay değildi, ama insanlar yazıyor ve yazıyorlardı. Bıkmadan usanmadan. Gazetemize yapılan ziyaretlerde tutulan defterler dolup taştı. Kimisi iki satır yazıyordu, kimisi sayfalarca. Fakslar, e-postalar artık okunamayacak kadar fazlalaşmıştı.
Sonra, Hrant Dink Vakfı kuruldu. Ve vakıf, Kırmızı Yayınları’yla ortaklaşa bir anı kitabı hazırladı. Gazeteciden tiyatrocuya, Dink Ailesi’nin mensuplarından Hrant’ın yakın arkadaşlarına kadar 93 kalem bulunuyor kitapta. Hrant’ın dostları, Hrant’la konuşuyor. Ona yazılmış duygu ve özlem dolu, postalanmamış mektuplar bunlar. Kimisinde kelimeler dize dize şiir olmuş, kimisindeyse sayfalarca yazı; ama hepsi özlem, hepsi sitem, hepsi taze hasret kokusuyla sarılı.
Kırmızı Yayınları aracılığıyla okurlarla buluşan ve gelirinin bir bölümü Hrant Dink Vakfı’na aktarılacak olan kitap, ‘Hrant’a... Ali topu Agop’a at’ adını taşıyor. Fahri Özdemir ve Arat Dink’in editörlüğünde hazırlanan kitap için, Özdemir, “Hepimizin ortak mektup duygusu şu: Ne yazsak bir eksik!” diyor.
Sadece yazı ve şiirler değil, çizgiler de Hrant’ı anlatıyor bu kitapta. Ve tabii Hrant Dink’in onlarca fotoğrafıyla duygusallık alıp başını gidiyor. Yazılar fazlasıyla etkileyici. Konu Hrant olunca ve her bir yazı ayrı bir ustanın kaleminden dökülmüş olunca, etkileyicilik kat be kat artıyor ve gözler ister istemez dolu dolu oluyor.
Kitabı bir kerede okumak mümkün değil, çünkü doyum olmuyor yazılara. İşte o yazılardan birkaç alıntı...
‘Canım kardeşim Hrant Dink...’
ADALET AĞAOĞLU
Biricik aydınlık, insan haklarının ayrımsız savunu ve sezgileriyle dolu kardeşim; bu oyunlar böyle böyle sürdükçe bana yeniden yeniden vuruluyormuşsun gibi geliyor. Oysa, görüldü ki ölmedin, eskisinden daha diri, dirimlisin. Katil babaları, insanlık hainleri seni vurup durmaktan yorulacaklar, ama sen pırıl pırıl yaşamaktan yorulmayacaksın. Kafalarında, gönüllerinde yaşayıp gittiğin bilinmesi güç sayıdaki kardeşlerin olduğu için.
Çalışma odamda aile yakınlarımın arasında senin katlinden sonra basında boy boy yer alan fotoğraflarından ikisi var. En büyüğü şu duvarda, daha küçüğü bu duvarda. İkisi birbirine sevgililerin, sevgili Rakel Dink’in, cenazene doğru Agos penceresinden okuyarak sana, bana, hepimize herkese gönderdiği mektubu ile bağlı. Birinden ötekine geçiş, sevgilinin asil sesi. Seni ‘öte yana’ uğurlamak sanki seni candan sevenlerin kendilerini onaması demeye gelmiştir.
‘Vatan hainliği’ ölçülerini değiştiren değiştirene; kaybın seni sen kadar çoğalttı.
‘İtiraf ve itiraz...’
ALİ BAYRAMOĞLU
Anı kitapları beni ürkütür. Onlara yazmak, benim için kaybın itirafıdır...
İtiraf etmeliyim ki, hemen her zaman duygunun siyasete bakışta nesnelliği engellediğini düşünenlerden biri oldum. Duygu merkezli tutumların sıkça akli ve adil olma hissini devre dışı bıraktığı, güçlü aidiyetçiliklere yol açtığı kanaatini taşıdım.
Ne var ki bugün siyaset ve duygu ilişkisine bir ölçüde farklı bakar hale geldim.
Bunu heyecanlı, duygu dolu, demokrat bir arkadaşıma borçluyum.
Onda heyecan ve mesafenin bir arada yaşayabildiğini gördüm. Ondan duygu yoğunluğuna rağmen meselelere uzak açıyla bakmanın mümkün olabileceğini öğrendim. “Demokrat tutum, fikir ve tavır yanında kan ve canla ifade bulunca insan olma haline nasıl sirayet eder...”, belki de fark ettiğim buydu.
Hrant’la önce tanıştım, sonra siyasi olarak yakınlaştım, ardından dost oldum. Mesleki deformasyondan olsa gerek, bu süreçte Hrant benim için hem dost oldu hem anlama merceğimi yönelttiğim bir özne...
Bu öznede aidiyet, millet, mağduriyet, demokratlık duygularının nasıl oluştuğunu, nasıl dışa vurulduğunu gözledim. Tavırlarını anlamaya çalışırken, onu içten içe sorguladım, eleştirdim. Ama onu sorgularken bir de baktım kendimi de sorgulamaya başlamışım. Türkiyeli Ermeni deneyimi ona nasıl diasporaya mesafe aldırdıysa, bu Türkiyeli Ermeni de bana, kendime karşı mesafe aldırmaya başladı. Öğrenme, alma, değişme mekanizması herhalde böyle harekete geçti.
Karşılaşmalar insan hayatında önemlidir.
‘Hepimiz Ermeni’yiz’
AMBERİN ZAMAN
Maalesef, bu ülkede ancak başkaları karar verebiliyor kim olduğumuza, biz değil. Sevgili Hrant, bunları seninle uzun uzun konuşur, çoğu zaman senin o bitmez tükenmez iyimserliğin sayesinde güler, bazen de hüzünlenirdik. Bilirdik ki, sorun insanlar değil, bizleri yönetenlerdi.
İkimiz de hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimiz bu canım Türkiye’mizi her şeye rağmen ne kadar sevdiğimizi söyler, başka konulara geçerdik.
Ama artık itiraf edelim. Biz hiç de zannettiğimiz gibi toleranslı bir toplum (millet demiyorum) değiliz. Bırakın başka dinden, etnik kökenden olanlara, sokakta bile birbirimize tahammülümüz az. Kaç defa arkadaki sürücünün sabırsız korna çalışından dolayı apar topar inip, telaşımdan bir şeyler unutmuşumdur takside. Asabiyiz... O asabiyetin ardında geçmişimizden kaynaklanan ama yüzleşmek istemediğimiz bir içgüdüsel huzursuzluk mu yatıyor acaba?
‘Haberci güvercinin ölümü’
AYLA ÇİRİNGEL
19 Ocak’tan önce güvercinler, geçmişte kalan çocuksu sevgi dolu, masum, yumuşacık- karanfil kokulu anılarımdı benim. Bir flaşör patlar, dudağımın kenarına oturuveren uçuk bir gülümseme, sıcacık, masum bir dünyanın içine çekerdi beni. Gözlerim bir güvercine takılır, sonra da etrafı kollardı. Annesinin eline yapışan küçük bir kız görme umuduyla!
Haberci güvercinler vurulmadan, Hrant kaldırıma boylu boyunca düşmeden çok önceydi bu. Dudaklarımın kenarına yapışan gülümseme acımadan çok önce.
‘Rakel Dink’i dinlerken...’
IŞIL KASABOĞLU
Keşke bir aktörü dinliyor olsaydım O GÜN. Keşke an’lık, söyleniveren, bir süre sonra da yok olacak bir tirad olsaydı Rakel Dink’in söyledikleri.
Tiyatro olsaydı keşke.
İki kalas bir heves işte!
Shakespeare ya da Çehov olsaydı keşke, yok oluveren!
Tiyatroyu seviyorum. Yok oluyor.
Gerçekleri sevmiyorum.
Canımı acıtıyorlar.
‘Geçer mi?’
ECE TEMELKURAN
İnsanlıktan öyle kocaman bir şeyi değil küçük bir şeyi anlıyorum ben. İçime kızgın bir kılıç ucu gibi değen bir şeyi. İlkokulda arka sıralarda oturtulan, kimsesizler yurdundan gelen çocukları. Sadece o çocukların silgilerini boyunlarına bir iple takmak zorunda bırakılışını. Sadece onların kafalarının kazıtılışını. Sadece onların dövülebilirliğini. Sadece onların... Bilirsin işte. İnsanlıktan küçük bir şeyi anlıyorum:
Hiç arka sıra kalmayana dek onlarla birlikte durmayı.
Bu kızgın kılıç ucu, içinde hissettiğin o ‘kurtarmak’, ‘yanlarında durmak’ hissi herhalde hiçbir çocuk kitabında yazmıyordu. Herhalde hiçbirimize bunu birileri öğretmedi. Herhalde kimse bize bunu yapmamızı tembihlemedi. Dünyada ne olursa olsun karnının ta dibinde hissetmen gerektiğini, hep böyle hissedeceğini kim söylemiş, öğretmiş olabilirdi ki?
Ermeni olsun Kürt olsun, yoksul olsun sokakta annesinin dövdüğü bir çocuk olsun, bir ayakkabı boyacısı çocuğun arka cebindeki tarağın kırılması olsun, ağlarda örülmüş bir balığın işe yaramaz diye atılması olsun, ne olursa olsun hep sana değeceğini... Bunlar öğretilebilir mi? Öğrenilebilir mi? Haksızlığa, bunun yanlış olduğunu öğrendiğin için değil, etinde dayanılmaz bir yangın başladığı için karşı duracağını kim belletebilir bir insana?
Sen gittiğinde işte, ne şu ne bu, ben bunun için üzüldüm. Biri daha eksildiği için. Ben bunları anlattığımda ne demek istediğimi anlayacak, benimle birlikte aynı dayanılmaz yangın yüzünden bağırıp çağıracak, ağlayıp konuşacak biri daha gittiği için. Dünya en has çocuklarından birini daha yitirdiği için. İnsanlık, onu insana yakışır kılan bir oğlunu kaybettiği için.
Şimdi uyandırıldıkça öfkelenen bir yılan gibi içimde kıvrılıp kıvranıp duran o cümleyi düşündükçe yeniden...
Her şey, hiçbirşey olmamış gibi geçip gitmiyor.
Ne geçiyor ne gidiyor. Bu ülkenin sadece arka sıra çocuklarının dimağlarına kazınan haritasında, bazen bir kurşun yarası kalıyor.
Bir de hiç şaşmıyor biliyor musun bu toprağın bilgisi. İyi adamlar öldüğünde mutlaka yağmur yağıyor... Muhakkak ve hep mevsimsiz bir yağmur oluyor bu. Göğün bütün suyu dökülse de toprağa, iyi adamlarının izinin bu dünyadan akıp, geçip gitmeyeceğini öğreten...
‘Döner dönmez...’
FETHİYE ÇETİN
...Sabah erkenden, “anneannem” kitabının Fransızca ve Ermenice basımının tanıtımı için Milano ve Paris’e uçacaktım ki Hrant aradı. Sesi yine keyifli geliyordu. Kitabın Ermenistan’da çok beğenildiğini, oradan iyi tepkiler aldığını söyledi ve o babacan ses tonuyla, “Gel, seni Ermenistan’a götüreyim” dedi. Sevincimi ve heyecanımı gizlemeye gerek görmeden “Beş gün sonra buradayım ne zaman istersen” dedim. Döner dönmez Ermenistan’a gitmek için sözleştik.
Milano ve Paris’te görüştüğüm tüm dostlara, dönüşte Hrant’la birlikte Ermenistan’a gideceğimizi söylüyor, Ermenistan’a Hrant’la birlikte gidebilme ihtimalinin bende yarattığı sevinci ve heyecanı herkesle paylaşmak istiyordum. Döner dönmez Hrant’la Ermenistan’a, döner dönmez Hrant’la, döner dönmez...
Seyahatimin son günüydü. Diran aradı, sesi titriyordu, günlerce gecelerce kulaklarımda yankılanacak o sözleri söyledi. “Biliyor musun burada ne oldu, Hrant’ı vurdular!”
Döndüm.
Döner dönmez Vatan Caddesi’ndeki bir binanın bodrum katındaydım. Tetikçi yakalanmıştı, teşhis işlemi vardı. Döner dönmez ben, o koca Hrant’a ensesinden kurşun sıkanın teşhis edileceği, penceresiz, havasız bir odadaydım. Döner dönmez ben...
‘Bu ülke çok iyi bir evladını kaybetti...’
BANU GÜVEN
Hrant’ın iyiliğine kayıtsız kalmak mümkün değildi ve vicdanlarını yitiren bazıları için de işte bu yüzden çok tehlikeliydi Hrant. Cumhuriyetin karanlıkta bırakılmış alanlarla dolu resmi tarihinin “insani bir tarihe” dönüşmesi, bir parçası olduğu cemaate, o cemaatin bireylerine on yıllardır yapılan haksızlıkların son bulması, aynı şekilde parçası olduğu memleketin de inkârın ağır prangalarından kurtulması için çabalıyordu. Hassaslığı, duygusallığı, coşkusu, heyecanı, bunları olduğu gibi gösteren şeffaflığı, ama aynı zamanda mantığı, uyandırdığı güven duygusu ve nezaketiyle farklıydı. Çoğu kişinin ezberini bozdu Hrant. Tek bir yayında yaptığı üç dakikalık bir konuşmayla bilinçleri uyandırdı. Rahat koltuklarında oturan çoğunluğun da konforunu bozdu tabii. Bazıları düzelmesi gereken birşeylerin olduğunu farkedip, en azından kuşku duymaya başladı, bazılarıysa konforları bozuldu diye ona saldırdı...
‘Benim babam senin babanı döver’
ARAT DİNK
Artık zamanda geriye gitme konusunda umudum oldukça az. Zaten seninle son adam akıllı konuşmamız da bu konudaydı. Ben bu Aynştayn denen adamın zamanda ‘görelilik’ hikâyesini, çok çabalamama rağmen anlayamamış, sana sormuştum. Seninle evren hakkındaki o güzel konuşmalarımızdan sonuncusunu yapıyormuşuz meğer. Şimdi yavaş yavaş kanıksıyorum. Nora ve Nare koşuştururken, senin o uzun kaşlarına, ayakları takılıp düşemeyecekler, çenenin çukurunda yüzemeyecekler. Seninle hiç evren hakkında konuşamayacaklar. Keşke imkân olsa da, şimdi bütün klişelerle sana seslensem. Seninle gurur duyduğumu haykırabilsem, en çok da “kameraların karşısında gözyaşlarına hâkim olamadı”ğın gün… Başkaları gibi, maçayı dik tutmak lazım diye düşünmeden, senin gözlerin dolarken, “işte babam” dedim “işte babam, çırılçıplak insan”.
‘Katharsis’
CENGİZ AKTAR
Hrant’ın gidişi tüm azınlıkları yere serdi, benliklerinin en derinliklerine kadar hissettiler o saldırıyı. Hrant’la birlikte öldüler, ölüp ölüp dirildiler. Zira Hrant hiçbir tarafa yaranamayanların sembolüydü. Kolaycılıktan milliyetçi siperlere sığınmayanların sesiydi, mâkulün timsaliydi.
Ancak Hrant’ı infaz edenlerin, katiller, suçortakları ve onları yönlendiren şebekenin bu infazın doğuracağı sonuçları, sorgulamaları, algılamaları, rahatsızlıkları, bilinçleri önceden hesap etmiş olmaları mümkün değil. Onlara bu kadar akıl atfetmek de zaten abes. Hrant’ın ‘ortadan kaldırılması’ onlar için basit, sınırlı bir ‘iş’, bir vaka-ı adiye idi. Bir nevi temizlik harekâtı. İster tetikçiler olsun ister devletliler, dar ve ilkel dünyalarını rahatsız eden bir aykırı sesin, bir ‘parazit’in bertaraf edilmesiydi. Bunların, Hrant’ın, hem yaşarken hem öldükten sonra neler ifade ettiğini anlamaları mümkün değil.
Onun mirası, sonuna kadar açtığı Pandora’nın kutusunda bizlere kalan son sözcük olan ‘umut’.
‘Sevmekten korkmak’
BETÜL TANBAY
Beytüllahim’de bir çocuk doğdu.
“Komşunu sev” dedi.
Otuzüç yaşında katledildi.
Liverpool’da bir çocuk doğdu.
“Düşle ki cennet yokmuş
düşle ki ülke yokmuş
uğruna ölecek, öldürecek hiçbir şey
ve hiçbir din yokmuş
düşle ki cümle alem
barış içinde yaşıyormuş” dedi.
Kırk yaşında katledildi.
Malatya’da bir çocuk doğdu.
“Onların yaşadıklarını içimde hissediyorum,
kelimelere gerek yok.
Bu memlekette, acıları, sevinçleri paylaşmalıyız” dedi.
Elliüç yaşında olacaktı bugünlerde.
Sevdiler,
Sev dediler,
Ama sevmekten korktu katiller.
‘Hrant Dink Kriterleri’
CEM ÖZDEMİR
Burada soykırım ve onun tanınması tartışmalarına girmek istemiyorum. Nasıl ki her gün güneş doğuyorsa, bu tartışma da Türkiye’nin gündeminde yerini bulacak. Türkiye ve halkı için esas sınav çok daha radikal olacak. Asıl sorulması gereken soru şu: Türkiye’nin gelecek nesilleri Hrant Dink ruhuyla büyüyecek mi? Anneleri, babaları, öğretmenleri, din adamları, politikacıları ve medyası; onlara Mevlana, Hacı Bektaş ve Yunus Emre’den ve Hrant Dink adlı bir Hıristiyan’ın her gün bu değerlerle yaşadığından söz edecekler mi? Türkiye’nin önündeki yolda yalnız Kopenhag Kriterleri değil, ‘Hrant Dink Kriterleri’ de belirleyici olacak.
‘Korumak’
ELİF ŞAFAK
Hrant’ın arkasından yazı yazmak için oturmuşum kâğıdın başına. Kâğıt bana bakıyor, ben kâğıda. Hrant’ın arkasından yazı nasıl yazılır bilmiyorum ki. Hrant ile sohbet edilir, her kelimenin rengini tada tada. Onunla yemek yenir, hüzünlü keyifli dost meclislerinde. Hrant ile türkü söylenir, Sarı Gelin’in Ermenicesi ondan dinlenir. Hrant ile hikâyeler anlatılır, paylaşımlardan bahsedilir ve güzel gelecekten. Hrant ile düş kurulur, umut edilir, daha iyi, daha aydınlık, daha demokrat bir Türkiye’ye, bunun mümkün olduğuna inanılır. Hrant ile beraber insana ve insanlığa dair ümidiniz tazelenir. Onunla hafıza önem kazanır ve yürek... Yüreğiniz sızlar. Sızlaması güzel, der muhtemelen Hrant, var ki sızlıyor... Hrant ile sorulara cevap aranır. Osmanlı’nın torunları olan bizler, bir imparatorluktan kalan bu toprakların mirasçısı olan bizler, Osmanlı kadar çok sesli, çok kültürlü, Osmanlı kadar çoğul yaşayabilecek miyiz? ‘Ermeni’ ya da ‘Rum’ ya da ‘Yahudi’ lafını bir küfür gibi kullanmadan, hakça, âdilce ve daima bir arada? Hrant ile insanları bölen ve ayıran farklılıklar değil, insanları birbirine bağlayan ortaklıklar önem kazanır. Hrant ile tüm bunlar yapılır biliyorum da onun arkasından yazı nasıl yazılır bilmiyorum...
‘Bu kadarı da yapılmaz be Hrant!’
BASKIN ORAN
1969’da Ankara’da siyah Citroen’ini satın aldığım Artin Usta’yı saymazsak, Hrant benim ilk tanıştığım Ermeni oldu. Mart 2002. Feyhan, Hrant, ben Michigan’a Ermeni konferansına gidiyoruz. Sen kalk, fitilli kadife takımlarını çek, bir gün önce gel havaalanına. Hayatında ilk defa alabildiği pasaportu kapıdaki görevliye uzat, “Tamam geçin” denince de “Yok, ben yarın gideceğim de, bir pürüz var mı diye geldim” de. Tabii, gidene kadar dalga geçtik ama, o kaşındı: Uçakta yemek servisi başlayınca bir de kulağıma eğilip “Ne kadar isterler yemek için?” diye ayrıca malzeme vermeseydi. İndik, arıyorlar. Biz geçtik, Hrant’a pabuçlarını çıkartıyorlar. Arkasından, kemer falan. “Tabii ulan, sende suçlu tipi var!” diyorum, “Bana bunu Ermeni’yim diye yapıyorlar” deyip üzerime geliyor.
‘Benim Hrant’ım...’
CENGİZ ÇANDAR
Hrant, tartışmasız, hayatımın en büyük zenginliklerinden biriydi. Mitolojide olmayacak bir şeyi gerçek hayatta oldurttu; Sisyphos ile Prometheus’u aynı zaman diliminde, aynı ortamda biraraya getirdi.
Din kitaplarında okuduğumuz Musa’nın kavmini Kutsal Topraklar’ın dibine taşıyıp, oraya ayak basmadan Moab dağlarında can verişi gibiydi Hrant’ın performansı. Onu bilene, tanıyana dek hiçbir aziz ile birlikte olmamıştım
Gülten Kaya, Ayşe Önal ve Arat Dink’le birlikte kitabı yayına hazırlayan Fahri Özdemir, proje içerisinde yer alanlar arasında, Hrant Dink’i tanımayan tek isim. Projenin “Hrant için ne yapabiliriz?” diye düşünürken ortaya çıktığını söyleyen Özdemir, “Unutturulmaya çalışılan Hrant Dink’i ve suikast olayını canlı tutmak, tarihe bir belge bırakmaktı amacımız” diyor ve ekliyor: “Kitapta en sağdan en sola kadar isimler var. Tüm bunları aynı potada toplayabilen tek kişi Hrant Dink’ti, onun duruşuydu. Çeşitli aymazlıkların yaşandığı tüm yargılama sürecinde insani sorumluluğumu yerine getirmek için bu projenin içindeydim. Hrant Dink’i bugüne kadar tanımadığım için çok acı çekiyorum. Hrant konusunda tarihin bizi mutlaka yargılayacağını ve bu yargılamanın çok acımasız olacağını düşünüyorum.”
Fahri Özdemir, Hrant’ın, bu kitapta yer almamış dostlarının da olabileceğini, yeni baskılarda bu eksiklerini tamamlamaya çalışacaklarını belirtiyor.
Kitabın giriş yazısını kaleme alan Özdemir, yazısında Hrant Dink’e şöyle sesleniyor:
“Merhaba sevgili Hrant!..
Önce selam eder, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.
Kim bu mektubu yazan diye boşuna düşünme; tanımazsın beni. Hiç tanışmadık ki.
Belki de bu yüzdendir acımın başkalarına göre daha katmerli oluşu.
Tanışmıyoruz ama aynı yerde duruyoruz Hrant; iyilik, güzellik, kardeşlik duruşu…
Bu kitabı hazırlarken çok daha yakından tanıdım seni. Anadolu çocuğu olmanın utangaçlığını, paylaşımcılığını, alçakgönüllülüğünü, özverisini ve onurunu taşımış, gerçek kimliğini bu karmaşık görünümün arkasında tutmayı yeğlemiş… Yani tüm devrimcilerin fotoğrafları gibi fotoğrafların.
İşim çok zor Hrant, çok zor…
Sana yazılmış birçok mektup okuyacaksın bu kitapta, birçok duygu ve özlem. Ama hepimizin seninle ilgili ortak duygusu şu: Ne yazsak bir eksik!
Kolay mı Hrant, hayatı insan sevgisiyle dolu, insanlığın ve kardeşliğin simgesi bir insanı ufacık bir mektuba sığdırmak?
Kolay mı Hrant, bu yaşanan alçaklıkları gelecek kuşağa aktarmak?
Ama bu bir zorunluluk… Bir o kadar da sorumluluk.
İşim bu yüzden çok zor Hrant, bu yüzden…
Sevgili Hrant; her çaba mutlaka bir eksikle başlıyor işte. Onun için bağışla şimdiden bu kitaptaki eksiklerimizi.
Sevgili Hrant; ölümü değil öldürümü ve daha önemlisi öldürümleri anlatmanın acısı daha yakıcı. İnsanoğlu bu, anlaşılmaz…
Ne diyor Ezra Paund:
“Köpeklerin garip alışkanlıklarını dikkatle inceledim de
İnsanların hayvanlardan üstün
Varlıklar olduğu sonucuna vardım
İnsanların garip alışkanlıklarını dikkatle inceledim de
Ne yalan söyleyeyim dostlar şaşırıp kaldım”
Başka bir deyişle, “Kötülük ve mutsuzluk yönünden, bizim asrımız Şah’tır.”
Hrant; Şah’tır.
İşte yaşadıklarımız…
Yaşayan da yaşatan da insan…
Aynı Aragon’un dediği gibi:
“Kan bir renkten başka ne ki?
Anlatsa anlatsa kavgaları anlatır
Acıların toprağın üstüne oturmuş”
Sevgili Hrant, sen bir düş gördün insanlık adına, ama yaşayamadın.
Biliyorsun ki düşleri yaşayanlar, yaratanlar tarihe kalıyor.
Kötülere inat daha dik duracağız artık Hrant. Geleceğe iyice anlatacağız “Kötülerin Tanrı’yı, Tanrı’nınsa iyileri kullandığını.”
Sevgili Hrant; gittin gideli, içlerimiz hep yalnızlıklarla dolu ama gözlerimiz uzakta da olsa, kederli her sabah ilk yaza bakıyor…
Bizler artık bu topraklarda kirlenmeden ayakta kalmanın mücadelesini vermeye başladık.
Yani Hrant, burada insanlığın şirazesi iyice bozuldu. İnsanlık bugün de kaytardı mesaiden.
Sevgili Hrant; mektubu fazla uzatmayayım, benim arkamdan da yazanlar var, onları da okursun.
İnsanlık bir gün çok yiyince bağırsaklarını bozmuş. Bir su çatlağına gidip dışkısını bırakıvermiş. Bir süre sonra o çatlaktan acayip bir koku sızmaya başlamış. Civardakiler suyun gelip çatlağı doldurmasını, böylece kokunun önünü almasını beklemişler. Beklemişler ya, heyhat! Meğerse su korkusu ile yaşayanlar, suyun gelip çatlağı doldurmasını da bilmeden engellerlermiş. Suyun geçmişten ve öteden gelerek anlatacağı hikâyelerden ürkerlermiş. Böylece susuz çatlak iyice dellenmiş, giderek olmadık kokuları bile dışarıya salar olmuş. Yaşlılar “Keşke o su buraları hiç terk etmeseymiş” diye çok diz dövmüşler, “Bir çatlağı yüz yıl susuz bırakırsan olacağı budur işte” demişler. Ama kader değişmemiş. Su korkusu sürdükçe, su çatlağa gelmemiş. Sonunda bir bilene danışmaya karar vermişler. İnsandan anlayan birini bulmuşlar. Ama gerçeğin sesi pek hoşlarına gitmemiş. Bilge sakalını sıvazlayıp bunları süzmüş, “Mübarek suyu kandırmak kolay mı, kokunun sizden yükseldiğini bilmez mi?” demiş…
9/10/2007 - Dink hadisesinde birinci mühim Kemalist sembol
Perihan Mağden
Hrant Dink Cinayeti'nde; aylardır planlanan göz göre göre gelen, 'Geliyorum! öldüreceğim!' diye bağıran bir 'yapılanmanın' engellenmemesinde, buna izin verilmesinde, Devletimiz'in bütün güvenlik birimleri arasında sağlanmış bir konsensüs olduğu açıktır. Buna ister 'İhmalkârlık İşbirliği' adını verelim, ister başka bir isim bulalım. Türkiye gibi her kurumun iç rekabetten/dış rekabetten yıkıldığı; polisin kendi içindeki kanatların birbiriyle vuruştuğu, polisle, diyelim jandarma istihbaratın, MİT'le emniyetin çelişebildiği/çekişebildiği bir 'ortamda' bu Derin Uzlaşma'nın (Ermeni'yi 'temizletmek' hususunda) Bol Katmanlı Fikir Birliği'nin sağlanmış/sağlanabilmiş/nasıl sağlanmış olduğu, en basit tanımıyla 'ilginçtir'. Her cinayet gibi bunun da nedenlerine, daha doğrusu bu Bir Mesaj Cinayeti olduğuna/öyle olması arzu edildiğine göre; bunun GEREKÇELENDİRMELERİNE bakılması icap etmektedir. Doğruya doğru: Ermeni Azınlığımız'a hiç yakışmayacak kadar vokal bir adamdı Hrant Dink. Çok dışavurumcuydu! Çok konuşuyor, çok yazıyordu. Yüksek sesliydi: alt yazılı değil! Stereo'ydu; çok duyuluyordu- bangır bangır! Şurda bir avuç Ermeni Azınlığımız kalmış, onlar da sessiz sedasız/mazbut mazlum/efendi hoşnut otursunlar oturdukları yerde. Bizi Patrik gibi 'temsil etsinler' (müsamere tadında) gerekirse yurtdışında- öyle değil mi ama? Öylesine Türkiye Cumhuriyeti İdeolojisi'yle 'bütünleşsinler ki', konuşma yapmalarına dahi izin vermesin Diaspora Ermenileri yurtdışında. Büyük bir gönlübollukla (binlerce yıldır AİT oldukları BU topraklarda) hâlâ oturmalarına (sessiz sedasız olurlarsa) izin verdiğimiz Ermeni Azınlığımız Profili'ne hiç mi hiç uymuyordu Dink. Çıkıntının tekiydi. Amma velâkin: 2 Mühim Sembol'e Sataşarak/2 Kemalist Tabu'nun Sınırlarını İhlal Ederek çizmeyi tamamen aşmıştı. Derin Kemalist İdeoloji'nin çizmesi! Türkiye Cumhuriyeti Topraklarında en aşılmaması, tek aşılmaması gereken çizme! Çizmeler Çizmesi. Birinci sembol: Hrant Dink'in yargılanmasına, mahkemesini bizzat Veli Küçük'ün şereflendirmesine, en çirkininden mahkeme baskınlarına, daha sonra da 301'den mahkumiyetine ve mahkumiyetin Yargıtay tarafından onaylanmasına neden olan yazı dizisiydi. Hayır! burası bir vicdan, izan, hukuk ve adalet devleti olsaydı bunu söyleyebilirdik: YAZI DİZİSİ diyebilirdik. Zira Dink'in, Derin Tugaylar'ın (Kemalist İdeoloji'nin ennn derin koruyucuları -zira kendilerini öyle telakki ediyorlar- kast ediliyor) öfkesini bu denli üstüne çekmesine neden olduğunu tahmin ettiğimiz 2 Sembol Sataşması'ndan biri, yalnızca bir cümleye indirgenmiştir. Oysa SEKİZ YAZILIK bir serinin yalnızca bir cümlesidir Dink'in Hedef Tahtası/Anadolulu Gençlerin Nefret Objesi haline (sözümona) getirilmesine neden olan O cümle. Yani Dink sekiz yazı boyunca çalışıp çabalayıp meramını anlatmaya gayret etmiştir. (Dili de kırçıllıdır, kılçıklıdır, mağaralıdır: Zordur Dink'in dili.) Tüm bu yazı dizisinden, özellikle bir cümlenin cımbızlanmış olmasındaki neden ise MEVCUTTUR kelimesi; daha doğrusu Mustafa Kemal Atatürk'ün çok tanınan/sevilen/beğenilen bir cümlesinin bir KALIP, bir TABU olarak tutulma arzusudur. Benim naçizane kafa yürütmelerime göre. Atatürk'ün 'Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda MEVCUTTUR' kutsal cümlesine de gönderme yaparak Dink, ölümünü hazırlayan lafında KAN metaforunu kullanmasaydı ve MEVCUTTUR yerine başka bir kelime kullansaydı, bugün belki de yaşıyor olacaktı. Öylesine ciddi bir TABU 'yaratma' söz konusu olabiliyor bu topraklarda! Atam'a Dokunma! hastalığı. İyi de Mustafa Kemal niye senin? Niye yalnızca senin? Senin Atan da benim Atam değil mi? Senin yaptığın 'okumaları' ben yapmıyorsam/yapamıyorsam Atatürk'ten, ben bambaşka şeyler anlıyorsam, anlayabiliyorsam, senin TEKELCİ ATATÜRKÇÜLÜĞÜNDEN sıkılmışsam, bunalmışsam- ne olacak şimdi? Ben Hrant Dink'in yaşadığı bir Türkiye'nin Atatürk'ün muhayyilesindeki Türkiye'ye kat be kat daha uygun olduğunu, yakışır olduğunu, yaraşır olduğunu düşünüyorsam- Sen ve Senin Gibilerin; siz Derin Tugayların (Kemalizm'in derin koruyucusu olduğunu zannedenlerin) Derin Mimarların (Kemalizm'in tabularının/yasaklarının/kırmızı sınırlarının derin inşaatçısı olduğunu varsayanların) ÇIKAR ATATÜRKÇÜSÜ olduğunu düşünüyorsam; ne yapacağız peki? ÇIKAR ATATÜRKÇÜLÜĞÜ; zira bu inşaat çalışmaları/ bu baş kalfa pozları/bu bekçi edaları sizlerin 'pozisyonunun' birer parçası. Bunlardan vazgeçildiği anda ve hatta her vazgeçme anında sizler pozisyonunda birer eksilme olacak: GÜÇ ÇEKİLMESİ. Oysa benim mesafeli ve hatta kinayeli sevgim Atatürk'e, çok daha 'has' bir sevgi telakki edilebilir. Zira işin içinde çıkar yok, güç simsarlığı yok, Kemalizm tabu inşaatını başkalarının üstünde/hayatında tahakküm aracı ve hatta tankı haline getirme ihtimali yok. Hrant Dink için de öyle. Onun Atatürk'e 'has' duygularını milyon kere yeğlerim (her ne idiler ise) sizin ÇIKAR ATATÜRKÇÜLÜĞÜNÜZ. Fanatik dininize. Atatürk 'dinine' körü körüne bağlısınız: zira hem işinize geliyor, hem de 'körsünüz' ve körlüğünüzden alabildiğine memnun/kıvançlı/kazançlı. En mühimi bu: kazançlı! Hrant Dink bu birinci sembol/tabu ve İKİNCİ mühim tabuyu çiğnememiş, yani Derin Tugayların Çıkarçılığının Güç Yumurtlayan Tavuğu'na 'kışt' dememiş olsaydı, bugün yaşıyor olacaktı. Oysa okuması yazması olanların açıkça anlayabileceği üzre, o 'meşhuuur' cümlesinde kast ettiği tam da neydi- biliyor musunuz? Konu üstüne yabancılara verdiği bir röportajdan (İngilizceden çevirerek) alıntılıyorum: "'Türk' 'Ermeni kanını zehirleyen' bir acı kaynağı haline gelmiştir. Ermeni Dünyası'na şöyle sesleniyordum: Bu zehirden kurtulmanın iki yolu var. Bir, Türklerin size empati duymaları ve o travmayı azaltmak için harekete geçmeleri. Bu yakın zamanda olacak gibi durmuyor. İkinci yol kendi kendinize kanınızdaki zehirden kurtulmanız. Alakanızı Ermenistan'a çevirin ve Türk'le bağlantıladığınız zehirli kanı, Ermenistan'la bağlantılı temiz kanla DEĞİŞTİRİN." 1/2/2007 tarihli NOKTA dergisinde Necmiye Alpay'ın 'Zor Yazı'sında da belirttiği üzre, bir EĞRETİLEME olarak kullanıyor "Ermeni'nin Türk'ü" lafını Dink. Yani: "Oğlum; Türklere takıksınız, bu kin ve intikam duyguları kanınızı zehirliyor, sizi boşu boşuna mahvediyor. Enerjinizi, alakanızı yepyeni ve ne biçim yoksul/yoksun Ermenistan'a çevirin de bi güzellik/temizlik vasıl olsun içinizde," diyor Ermeniler'e Dink. İnanılmaz barışçı bir ikame tasarısı/önerisinde bulunuyor. Ama ille de okuması yazması 'olmayan', anlayışı tercihen kıt olan, EĞRETİLEME nedir bilmeyen, daha doğrusu İŞİNE GELMEYEN; bu lafları "Vay sen benim Kemalist Tabu'ma dil mi uzatırsın ulan Ermeni?" diye okuyor. Okutuyor. En mühimi: OKUTUYOR. DAYATIYOR. Ki; Dink'in İdam Konsensüs'ü sağlanabilsin. Tabii: İKİNCİ SEMBOL de önemli. Hatta, bana kalırsa, o en önemli. Üstüne niye yazılıp çizilmedi bilemiyorum. Bi sonraki yazı mevzumuz O ama. Sonrası da Bayram zaten.
Hrant Dink cinayetinin perde arkasını ve cinayette rol alan aktörlerin içinde bulundukları ilişkiler ağını anlatan ‘Sapan: Hrant Dink Cinayeti, Bir Güvercinin Katilleri’ isimli kitap Güncel Yayıncılık tarafından yayımlandı.
Radikal gazetesi muhabirleri Timur Soykan ve Demet Bilge Ergün’ün, onlarca ifade, binlerce resmi evrak ve delili inceleyerek yazdıkları ‘Sapan’, Hrant Dink cinayeti hakkında kaleme alınan ilk araştırma kitabı olma özelliğini taşıyor.
Pelitli’nin sırrı
Cinayet davasında isimleri geçen ve büyük bir kısmı Trabzon’un Pelitli beldesinde yaşayan kişilerin tanıtılmasıyla başlayan 323 sayfalık kitap, ‘Hrant’ı Vurdular’, ‘Bir Ermeni Gazeteci Varmış’, ‘19 Ocak, Saat 14:57’, ‘Devlet Her Şeyi Biliyordu’ ve ‘Toprağın Dibi’ isimli bölümlerden oluşuyor.
Titiz bir araştırma ve çalışma sonucunda yazıldığı belli olan ‘Sapan’da, cinayette rol alan aktörlerle, polis ve jandarma güçleri arasındaki ilişkilerin aydınlatılmasına çalışılıyor.
Cevaplanmayan sorular
Kitapta, Santoro cinayeti ve McDonalds’ın bombalanması gibi pek çok olayla gündeme gelen Trabzon’daki ‘derin’ örgütlenmenin arkasında kimlerin bulunduğu, Hrant Dink cinayetinde adı geçenlerin daha önce de pek çok olaya karıştıkları halde nasıl bu kadar rahat hareket edebildikleri, cinayette devletin rolü olup olmadığı, Dink cinayetinin kimlere hizmet edebileceği, Hrant Dink’in katillerine ‘kahraman’ olacaklarını düşündüren olayların temelinde nelerin yattığı gibi sorulara yanıtlar aranıyor.
Cinayet çok derinde
Hayatımızın acı bir dönemeci olarak tanımlayabileceğimiz 19 Ocak Cuma gününden beri cinayete adı karışan isimlerle polis ve jandarma güçleri arasındaki geçmişi eskiye giden karmaşık ilişkiler ağının fotoğraflarına bakıyoruz gazete sayfaları ve televizyon ekranlarından. ‘Sapan’ kitabında da değinildiği gibi, Pelitli’de Hrant Dink’i öldürme planlarının yapıldığından neredeyse sadece Hrant Dink’in habersiz olduğunu görüyoruz.
Kitabı, bu anlamda, cinayeti arkasına gizleyen sır perdesinin aralanması yönünde bir adım olarak görmek mümkün.
İlk baskı tükendi
Güncel Yayıncılık tarafından 2000 adet basılan kitabın ilk baskısı tükendi. Şu an ikinci baskısı hazırlanan ‘Sapan’ı önümüzdeki haftadan itibaren gazetemizden ve tüm kitapçılardan temin edebilirsiniz.